MARTNISAN2026
Zekeriya Şimşek
Şehir estetiği
Şehir estetiği
“Fanatik İzmirli” olarak, sevdiğim ve ait olduğum şehrin kimliğine/geleceğine dair endişeliyim.
İzmir özelliklerini ve güzelliklerini kaybediyor…
Mamafih bu dert sadece bana ait değil gibi de bir iyimserliği içselleştirdim. Yoksa yanlış mı yapıyorum?
İzmir, bunaltıcı, karanlık ve tehditkâr günbegün…
İzmir, mağrur, taştan ve ölümsüz…
İçinde yaşadığımız şehir denen mekân, kişisel gelişimimize ve eylemlerimize yön vermekte aynı zamanda. Şehrin sakini üzerindeki etkisi; çevre kirliliği, trafik yoğunluğu, konut yetersizliği, işsizlik, hemşerilik ilişkileri, sosyal hizmetler toplamında şehrin ekosisteminin açmazları bağlamında yıkıcı/yapıcı sonuçlar doğurabilecek basınçtadır. Farklı kültürleri temsil eden insanların sıkışık bir aradalıkları; sosyo-kültürel değerlerin aşınması ve suç-intihar vb. dağılımında ruh/beden sağlığında bozulmalar ile ailede çözülmeleri tetikleyecektir.
Şehir estetiği bozgundadır çünkü.
Şehir estetiği, ortak yaşam kültüründen yani kamusal alanların estetik yoldan üretilmesi, biçimlendirilmesi, dönüştürülmesi ve estetik değer olarak geleceğe taşınmasıyla başlayan bir süreç yönetimi.
Oxana Timofeeva (1978-) “Bir Vatan Nasıl Sevilir?” de “Küçük vatan, kişinin doğduğu şehir ya da köydür; büyük vatan ise ülkedir,”* diyor. Tespitiyle bana da bir güzellik yapıyor!
Küçük vatanım İzmir, özneliğini kaybetmekte. Bu benim İzmir’im değil. Bir tüketim nesnesi olarak “İzmir Yalnızlığı” ile baş başa yaşıyorum/yaşıyoruz artık.
Şehir, ucube bir toplanma yeri olalı; günün eski tadını ara ki bulasın… Boşuna zaman kaybetme, bulamazsın! Bahçesiz “konut”ların balkon hapisli ama havuz manzaralı hayatlarına boca et ken-dini. Karanlıkta iş tutmak meşruiyet gerektirmez.
Necip Fazıl’ı (1904-1983) -hiç mi hiç hazzetmem, bir edebiyat dehâsı, bir sahte kişiliktir- şimdiler-de daha iyi anlıyorum.
Buyurun “Kaldırımlar”ı birlikte okuyalım:
“Aman, sabah olmasın bu karanlık sokakta
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum...
Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim
Örtün üstüme, örtün serin karanlıkları...”
Her şehrin bir sıfatı vardır. Her şehrin bir ruhu bir derinliği… İzmir, Güzel ile Gavur arasında bir tahterevallide sallanır durur…
Platon (MÖ 427-347), “İnsanın en büyük hikmeti şehir kurmasıdır” der. Şehir planlaması, yol açmak ve bina yapmaktan ibaret bir bilim dalı mıdır? Ülkemizde kentsel dönüşüm “gerekçe”si olarak plansız yapılaşma ve gecekondular gösterilir. Böyle midir? Halbuki gecekondu alanlarının insan odaklı olmaları ve insan-mekân ilişkisini daha iyi yansıtmaları sebebiyle apartman-site ha-yatından daha insancıl oldukları aşikâr. Sahip olunan arsaya en fazla konut inşa etme yarışıyla imar planları rant odaklı güncellenirken ev-mahalle ikilisi iğdiş. Ev-iş mesafesi uzarken trafik yoğunluğu ve otopark ihtiyacı bunaltıcı. Şehrin kadim dokusunu yok etmek, gelecekte, “gerekçe”den daha büyük sorunlar getirecektir!
Sistemli bir yapılaşma yok, yeşil yok, mimaride nispet yok, ahenk yok, şehrin ruhuna el-fatiha dedik, var olanınsa “hemşeri”sine bir şey söyleyecek mecali yok. Bu kadar binayı kim yapar, kim alır, kim oturur içinde, bunca insan nereden gelir, bu iş nereye varır, nerede durur? Bana ne di-yeceğim, diyemiyorum. Çünkü İzmir’de yaşıyorum. Bu işleri böylece yaparken bana hiç kimse hiçbir şey sormadı. Şehrin bu hâle gelmesinde bir sorumluluk payım yok? Düzeltilmesi için bir irade ortaya koyabilecek makamda değilim!
İnsanı özne konumuna taşıyamayan hiçbir şehir, zamana değer katamaz! Zamanını değerleyemeyen şehir, refahın teminatı olamaz. Problemin kaynağına inmeden doğa ve yaşam kalitesi lehine bir çözüm üretilemez. Problemin kaynağına inmekten imtina ile ilerlemek çıkmaz sokaktır. Mülteciden müsilaja savrulan bir yelpazede tüm konular ele alınsa da iyi uygulamalar yaygınlaştırılamaz. Uygun olan, kabul gören çalışmalar açıklıkla sergilenmedikçe fikirler yarışsa da çözümler ipi göğüsleyemez. Şehir ve insana dair eksiklikleri ortaya koyan, fikirler sunan platformlar ve etkin-likler, insanı özne yapan uygulamalara yön vermeli. Ama nasıl?
Hemşerilik bilincinin tuz buz olduğu, sinsi ve sünepe bir şehirdir beni/bizi karşılayan beton yığınları arasından muzip bakışlarla… Zaman, ikiyüzlülüğü üzerinden öğütürken beni/bizi; “İzmir’de yerleşik yabancı” olmak, İzmir’e yabancılaşmak istemiyorum ama biliyorum benimki nafile çaba dostlar!
Oldu da bitti.
Karakterli şehirler estetik değer taşır; estetik tutucudur!
Şehirde manda postu genişliğinde bir boş arazi parçası gördüklerinde hemen oraya betondan gökyüzüne doğru uzanan bir gökdelen dikiveriyorlar. Müteahhidin zeki ve çevik olanı bizdedir ve çoktur. Ne kanun ne mevzuat ne insaf ne aile terbiyesi ne din ne iman. Arsanın imarı yok? Halle-deriz. Emsali düşük. Yükseltiriz. Planda yok. Değiştirtiriz. Her yerde yandaşlarımız/yoldaşlarımız var, dava adamıyız biz! Biz onları görürüz, onlar da bizi görür.
Gökdelenler… Birer “gönüllü mezarlık” say ki!
İzmir’i çirkinleştirmek üzerine donanımlı/ihtisaslı yeteneklerle bir arada yaşamanın kıvancı için-deyim. Daha ne isterim ki Allah’tan…
Şehir bana/sana yabancı.
Her yer tıka basa dolu.
Teknolojik gelişmelerin insan yaşamını kolaylaştırıcı hatta kurtarıcı etkilerini görmezden gelmek mümkün değil hırs küpü olduğumuza da…
Doğaya geri dönsek mi acaba?
“Yakınma edebiyatı”nı terk edip hırsımızla/ikiyüzlülüğümüzle hesaplaşma cesaretini gösterebildiğimiz güne kadar devam edecektir, her şey!
Şehri, insanına benzer.
İzmir, taklit etmiyor; sahtelik üretiyor.
Muhterem, apartman toplantısına gitmez iktidara talip olur… Muhterem? Yani ben, yani sen, biz! İhtiyacımız pratik zekâ ya da ortak akıl değil “katılımcı birey” lâzım.
Kişisel tarih, şehrin kronolojisiyle birlikte ilerlerken geçmişle şimdiki zaman arasındaki bağı koparmaz, yoksa boşluğa düşer.
Dokuz üniversitemiz var ama her biri kendi dünyasında: Şehir estetiğinin neresindeyiz hocalarım?